Din İşleri Yüksek Kurulu Kararları
İslam Geleneğinde Gayr-ı Müslim Mabetlerinin Dini ve Hukuki Durumu
   

Din İşleri Yüksek Kurulu, 12/04/2012 tarihinde Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı Prof. Dr. Raşit KÜÇÜK’ün başkanlığında toplandı.

“İslam Geleneğinde Gayr-ı Müslim Mabetlerinin Dini ve Hukuki Durumu” konusu görüşüldü. Yapılan müzakerelerden sonra :

Kur’ana göre, herkesin aynı inanca sahip olmasını sağlamak, Allah’ın gücü dahilinde olmasına rağmen Allah böyle dilememiş; son noktada, herkesin neye nasıl inanacağının kararını, kişilerin kendi tercihlerine bırakmıştır. Peygamberlere ise insanların bu tercihi doğru yapmalarına katkıda bulunmak için, sadece kılavuzluk yapma (tebliğ) görevini vermiştir.

“(Ey Resulüm!) Sana da o kitabı (Kur’an’ı) hak, önündeki kitapları doğrulayıcı, onları gözetici olarak indirdik. Artık, Allah’ın indirdiği ile aralarında hükmet ve sana gelen haktan ayrılıp da onların arzularına uyma. Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol koyduk Eğer Allah dileseydi elbette sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için ümmetlere ayırdı. Öyle ise hayırlı işlerde yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman anlaşmazlığa düşmüş olduğunuz şeyleri size bildirecektir.” (Maide, 5/48) 

“Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündeki insanların hepsi elbette top yekûn iman ederlerdi. Böyle iken, sen mi Müslüman olsunlar diye insanları zorlayacaksın.” (Yunus, 10/99)“Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O halde kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah hakkıyla işiten, hakkıyla bilendir.” (Bakara, 2/256) ayetleri benzer içerikteki bir ayetin ana mesajını yansıtmaktadır.

Dinî ve kültürel farklılıkların insanlık tarihinin bir gerçeği olduğu belirtilip ardından İslam’ın dışındaki diğer dinlere ve mensuplarına hayat hakkı tanınmaması, açık bir tutarsızlık olurdu. Bu sebepledir ki, gerek Kur’ân gerek onu duyuran İslam Peygamberi, din ve düşünce hürriyetini teminat altına alacak hükümler getirmiştir. (Bakara 2/26; Kehf 18/29; Ğâşiye 88/21–22) Daha açık bir dille, dinde zorlama olmayacağını ve herkesin özgür iradesiyle dinini seçebileceğini öngören İslam, seçilen dinin gereklerinin rahatça yerine getirilmesini de garanti altına alacak ilkeler ve hükümler koymuş, İslam toplumunda yaşayan gayrimüslim azınlıkların can, mal, inanç ve değerlerini zimmet (garanti) altına almıştır. Müslümanların sorumluluğunda/garantörlüğünde olduğunun ifadesi olan işbu zimmet, söz konusu ilke ve hükümlerin hukukî ve siyasî çerçevesini ifade eder. Müslümanların hâkim oldukları coğrafyalarda gayrimüslimlerin vatandaş sıfatıyla, üstelik geniş sayılabilecek bir hukukî özerklikten istifadeyle yaşamaları imkânını veren zimmet müessesesini,  Hz. Muhammed (s.a.v) de gerek şahsî uygulamaları gerek verdiği birçok talimat ile somutlaştırmıştır.

Hukuk tarihinin bilinen ilk yazılı anayasası olan Medine Sahîfesi’ndeki “Yahudilerden bize tabi olanlara, haksızlık yapılmaksızın ve aleyhlerindekilere de destek olmaksızın yardım edilecek ve iyi muamelede bulunulacaktır” ile “Avf Yahudileri müminlerle beraber bir ümmet oluştururlar. Yahudilerin dinleri kendilerine, müminlerin dinleri kendilerinedir. Bu hükme, haksızlık yapmadıkça ve suç işlemedikçe gerek mevlâları gerek bizzat kendileri dâhildirler. Haksızlık yapıp suç işleyen, ancak kendisine ve ailesine zarar verir.”[1] gibi taahhütler bir yana, Hz. Muhammed (s.a.v), kendi otoritesinin uzağında kalan yerlerdeki gayrimüslimlerin haklarını da koruyacak adımlar atmıştır.

Mesela Güney Arabistan’daki Hımyer Kralına gönderdiği bir mesajda, Yahudi ve Hıristiyan olarak eski dinlerinde kalmak isteyenlere herhangi bir müdahalede bulunulmamasını şart koşmuş; Necran Hıristiyanlarına verdiği emannâmede, onların mallarına, canlarına, dînî hayat ve uygulamalarına, ailelerine ve mabetlerine bizzat kendisinin kefil olduğunu şu cümlelerle bildirmiştir:

“Necran ve çevresindekilerin canları, inançları, arazileri, malları ve kiliseleri Allah’ın koruması ve Resulü’nün zimmeti altındadır. Hiçbir piskopos vazife yaptığı yerden, hiçbir rahip kendi manastırından ve hiçbir papaz kendi kilisesinden alınıp bir başka yere gönderilmeyecektir.” [1] Yine Hz. Peygamber’in (s.a.v) daha genel nitelikli bir başka buyruğu da  şöyledir: “…Eğer İslam hâkimiyetine girip vatandaşlığı kabul ederlerse onlara bildir ki, Müslümanların lehine olan haklar onların da lehine; Müslümanların omuzlarında olan yükümlülükler onların da omuzlarında olacaktır…”[2]

Hz. Peygamber’in bu tutumunu bir kural olarak telakki eden sahabe-i kirâm da onun vefatından sonra aynı tavrı devam ettirmiştir. Mesela Kudüs ve civarını fetheden Hz. Ömer, bölge halkına mabetlerinin ellerinden alınmayacağı ve yıkılmayacağı gibi haçlarına ilişilmeyeceği güvencesini vermiştir.[3]

Bütün bu ilahî yönlendirmeleri ve örnek uygulamaları esas alan müslüman hukukçular; “Onlar da tıpkı müslümanlar gibi hak ve yükümlülüklere sahiptirler” genel kuralı çerçevesinde gayrimüslimlerin “inançlarıyla baş başa bırakılması gerektiğini” vurgulamışlardır.[4] Öyle ki, İslam’ın kesinlikle cevaz vermediği işlem veya tasarruflara dahi, kendi değerlerince meşru olması ve kendi aralarında uygulanması şartıyla ilişilmemiştir. Bu tavrın somut bir göstergesi olarak Hasen Basrî (ö.110/728); zimmîlerin, İslam hukuku bakımından geçersiz sayılması gereken nikâhlarına, devletin karışıp karışamayacağını soran Emevî halifesi Ömer b. Abdilazîz’e (ö.101/720) “Onlar kendi inançlarına göre yaşayabilmek için bize cizye ödüyorlar” diyerek, karışılmaması gerektiğini belirtmiştir.[5]

Her ne kadar fıkıh geleneği içinde, fetihten önce yapılmış ve halen ayakta olan gayri müslim mabetlerine dokunulmamakla beraber; yenilerinin yapılmasına izin verilemeyeceği[6] gibi hükümler bulunsa da bunlar, sağlam delillere dayanmamaktadır. Mesela İmam Muhammed (ö.189/805), yukarıda sıralanan hükümler için, tek bir rivayet deliline dayanmaktadır. O da Mısır Kadısı Tevbe b. Nemer (Temr) el-Hadramî’nin Hz. Peygamber’den

naklettiği söylenen “İslamda iğdiş etme ve kilise açma yoktur” rivayetidir. Söz konusu rivayeti teyit sadedinde o, Hz. Ömer’in şu sözüne de yer verir: “Fethedilen yerlerde zimmîlerin kilise açmalarına izin vermem; fakat fetihten önce yapmış bulundukları kiliselere de dokunmam.”[1]

Konunun neredeyse tek delili olan bu el-Hadramî hadisi, rivayet ilimleri tekniği açısından incelendiğinde, şöyle bir tabloyla karşılaşılmaktadır: Bilinen meşhur hadis kaynaklarında yer almayan rivayet, İbn Semâa’nın (ö.233/848) Nevâdir isimli eserinde, hocası olan İmam Muhammed kanalıyla nakledilmektedir. Aynı içeriği Ebu Ubeyd Kâsım b. Sellem (ö.224/838) Hz Ömer’in sözü biçiminde verirken[2], Buhârî (ö.256/869) et-Târîhu’l-Kebîr’de Abdurrahman b. Cessâs’ın rivayeti olarak kaydeder ve mürsel olduğunu yani sahâbî râvîsinin senedden düşmüş olduğunu/bilinmediğini beyan eder.[3] Nispeten geç dönem müelliflerinden Beyhakî’nin (ö. 458/1065) es-Sünenü’l-Kübrâ’sında İbn Abbas rivayeti olarak yer verilen[4] mezkur haberi, Ebu Nuaym (ö.430/1038) mürsel ve mevkûf senedlerle iki ayrı tarîktan daha rivayet eder.[5] Dirayetli hadis tenkitçisi İbn Hacer (ö.852/1448) ile ona göre daha mütesâhil sayılan Süyûtî (ö.911/1505), bu rivayetlerin zayıf olduğunu tespit etmişlerdir.[6] Söz konusu rivayeti bütün tarîklarıyla inceleyen Hanefî âlimi Cemâleddin ez-Zeylaî de (ö. 762/1361) sonuç itibariyle aynı kanaati dile getirmiştir.[7]

Bu arada, İkrime el-Berberî’nin (ö.105/723) kendi hocası İbn Abbas’a atfettiği “Arapların kurduğu hiçbir kentte acemlerin kilise inşa etmeleri, çan çalmaları, içki içmeleri ve domuz edinmeleri mümkün değildir” sözü[8], delil olma keyfiyeti tartışılan bir sahabî kavli olmanın ötesinde, rivayet ilimleri açısından zayıf bulunmuştur. [9] Diğer taraftan yine İbn Abbas’ın (r.a.) Hz. Peygamber’den (s.a.v) naklettiği “Yeryüzünde iki kıble olmaz”[10] buyruğunun da başka dinlere ait mabetlerin yapılamayacağına delil olduğu vehmedilmiştir[11] ki, bu yorumu hadisin delaletiyle bağdaştırmak mümkün değildir.

Arap Yarımadası’nda iki ayrı dinin bulunamayacağını bildiren rivayet, bazı erken kaynaklarımızda nakledilmekle birlikte, Hz. Peygamber’den sahih olarak gelmiş değildir. Rivayetlerin birçoğunda Said b. el-Müseyyeb, İbn Şihâb ez-Zührî ve Ömer b. Abdilaziz tarafından mürsel olarak[1]; bazılarında Hz. Ömer’in sözü olarak[2]; bazı rivayetlerde ise “şöyle denilirdi” şeklinde herhangi bir kimseye nispet edilmeksizin[3] nakledilmektedir. Bezzâr’ın muttasıl bir isnad ile naklettiği hadis ise garib bir rivayet olduğu için delil olmaya elverişli değildir. [4]

Kaldı ki, İslam Peygamberi’nin (s.a.v) bir defasında kendi mescidini, o sırada Medine’de bulunan bir Hıristiyan heyetinin âyinlerine mekan olarak tahsis etmesi[5] de burada ayrıca hatırlanmalıdır.

Hadis tekniği açısından gerek senet gerek metin sorunları bulunan böyle rivayetleri bir tarafa bırakıp doğrudan Kur’ân’a ve örnek dönemlerin uygulamalarına bakıldığında çok daha farklı bir yorum imkânı ortaya çıkmaktadır:

Bir kere Kur’ân, içinde yapılan ayinleri onaylamasa da hangi dine ait olursa olsun mabetlerin koruma altında olduğunu belirtmektedir: “…Eğer Allah’ın, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmesi olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve içlerinde Allah’ın adı çok anılan mescidler muhakkak yerle bir edilirdi…”[6] Böyle olduğu içindir ki, Hayber’i fetheden Hz. Peygamber (s.a.v) Yahudilerin mabetlerini olduğu gibi bırakmıştı.

Özellikle İmam Mâlik (ö. 179/795) ve öğrencisi İbnü’l-Kasım  (ö.191/806) olmak üzere kimi fakihler muhtemelen bu verilere dayanarak, yarar görmesi halinde ve anlaşma şartları muvacehesinde devletin, gayrimüslim vatandaşlarına mabet açma izni verebileceğini söylemişlerdir.[7] Bu kanaat, İbn Abbas’a ait olduğu söylenen şu yaklaşım ile de uyum arzetmektedir: “Yabancıların kurup da Allah’ın bize fethini müyesser kıldığı şehirlere müslümanlar yerleşirlerse, yabancılar kendileriyle yapılan anlaşma şartlarından istifade ederler. Müslümanlara ahde vefa göstermek düşer…”[8] 

Tarihî uygulamalara bakıldığında, söz konusu fetvanın sadece kitaplarda kalmadığı görülmektedir. Söz gelimi Muâviye’nin iktidarında sahâbî Amr b. el-Âs’ın Mısır valiliğini yürüttüğü bir sırada Ya’kûbî Patriği Enmânû tarafından İskenderiye’de Macarius Kilisesi inşa edilmiş; Mesleme b. Mahled’in görev döneminde (47-62/667-681) Fustât’ta (Kahire) bir manastır inşasına izin verilmişti. Hatta daha ilginci, buralarda çan çalma yasağının sadece ezan vakitlerine münhasır olduğunu, onun dışında herhangi bir kısıtlamanın bulunmadığını tarihçiler kaydetmektedirler.[1] Nitekim cengâver sahâbî Hâlid b. Velîd’in Ânât ahalisiyle; bir başka sahâbî Ebu Ubeyde b. Cerrâh’ın Şam Bölgesi sakinleriyle yaptığı anlaşmalarda, çanlarını, ezan-namaz vakitleri dışında günün diledikleri her saatinde çalabilecekleri, yortularında haçlarını açıkça taşıyabilecekleri hükmü yer almaktaydı.[2]

Benzer tutum ve uygulamalar Müslüman toplumlarda tarih boyunca sürdürüle gelmiştir. Mesela Abbasîler döneminde havralar ve kiliseler yanında ateşperestlerin ve Budistlerin mabetleri de korunmuş hatta yeni mabetlerin yapıldığı da olmuştur. Bununla birlikte, bazı Abbasî halifelerinin zaman zaman gayri müslim mabetlerini yıktıkları bilgisi de doğrudur. Fakat daha çok siyasî mülahazaların ürünü olan bu tür yıkımların, sürekli ve sistematik olmadığı bir gerçektir.[3] İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet, Ortodoks Patriği Gennadios’a verdiği emannamede, kiliselerin korunacağı, evlenme ve cenaze işleri başta olmak üzere ibadet ve özel hukuk ilişkilerinin eskiden olduğu gibi Rum kilisesinin usul ve kaidelerine göre yerine getirileceği teminatını vermiştir.[4] Yine bu cümleden olarak Bizans İstanbulu’nda baskı altında yaşayan yahudiler, Müslüman İstanbul’da rahata kavuşmuşlardı. Bunun bir göstergesi olarak Fatih Sultan Mehmed, Bizans’ta çok zor şartlar altında hahamlık görevini yürütmeye çalışan Rabbi Moses Capsali (Moşe Kapsali)’yi Yahudi cemaatinin yetkili hahamı olarak tayin etmişti.[5] Ardından, mabetlerine dokunulmayacağı, Tevrat eğitimine karışılmayacağı ve dinlerinin gereklerini serbestçe yerine getirebilecekleri teminatını vermişti. Nitekim aynı teminat, 1011/1602 yılında “ellerindeki fetâvâ-yı şerîfe ve ecdâd-ı ızâmın verdikleri evâmir-i münîfe muktezâsınca” tekrarlanmıştır.[6]

Sonuç itibariyle ifade edilmelidir ki, İslâm toplumunun bir üyesi olarak yaşayan zimmîler,   tarih  boyunca  Müslümanlarla  karşılıklı  güven  esasına  dayanan  sosyal  ilişkiler kurmuşlardır. Yer yer bilgisizlikten ve tahrikten kaynaklanan kimi olumsuzluklar görülse de farklı din ve kültürlerin barış içinde birlikte yaşamalarının  (convivencia) somut örnekleri de bu tecrübeyle kayıt altına alınmıştır. “Eğer onlar barışa yönelirlerse sen de barıştan yana ol ve Allah’a güven!..”[1];  “Allah,  inancınızdan dolayı sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere nezaketle ve adaletle davranmanızı yasaklamaz… Allah yalnızca, din hakkında sizinle savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için yardım eden kimselere dostlukla yaklaşmanızı yasaklar; kim onlarla dost olursa, gerçek zâlimler işte onlardır.”[2] gibi ayetler ile Resul-i Ekrem’in zimmîye yapılan haksızlığın karşısında bizzat kendisinin duracağını bildiren sözleri[3] ve onlara verdiği pek çok yazılı güvence ile aynı yöndeki hulefa-i râşidîn uygulamaları bu tutumun temel dayanaklarını göstermekte olduğu,

Mütalaa olunmuştur.

 


[1] el-Enfâl 8/61.

[2] el-Mümtehine 60/8-9.

[3] Bk.  Ebû Yûsuf, age., s. 125; Ebû Ubeyd, age.,s. 59; Buhârî, “Cizye”, 5; Ebû Dâvûd, “Cihad”, 153; Tirmizî, “Diyât”, 11; Beyhakî, age.,IX, 204-205.

 


[1] Bu bilgilerin ayrıntı ve kaynakları için bkz. Levent Öztürk, İslam Toplumunda Birarada Yaşama Tecrübesi, İstanbul 1995, s. 95 vd.

[2] Ebu Yusuf, age., s. 138,146.

[3] Bk. Levent Öztürk, “Müslüman Toplumlarda Birlikte Yaşama Tecrübeleri (Abbasî Modeli)”, İslam ve Demokrasi, Ankara 1999, s. 45.

[4] Von Hammer, Büyük Osmanlı Tarihi, I, 224.

[5] Aryeh Shmuelevitz, The Jews of the Ottoman Empire in the Late 15th and 16th Centuries, Leiden 1984,, s. 20-21; Naim Güleryüz, Türk Yahudileri Tarihi I, İstanbul 1993, s. 51-52.

[6] Ahmet Refik, Onikinci Asr-ı Hicrî’de İstanbul Hayatı (1689-1785), İstanbul 1988, s. 11-13.

 


[1] Mâlik, Muvatta, II. 892, no: 1583-1584; Abdurrazzak, Musannef, VI. 53, 54, no: 9984, 9987; X. 357, 359, 360, no: 19359, 19367, 19368, 19369.

[2] Abdurrazzak, Musannef, IV. 125, no: 7208; İbn Ebî Şeybe, Musannef, VI. 468, no: 32992.

[3] Abdurrazzak, Musannef, VI. 51, no: 9977.

[4] Bezzâr, Müsned, II. 384, no: 7786.

[5]  İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, Beyrut 1968, 1/357

[6] Hac 22/40. Hasen el-Basrî’nin ayete getirdiği yoruma göre İslam ülkesinde yaşayan gayrimüslimlerin mabetleri, müslümanlar sayesinde korunmuştur. bkz. İbn Kayyım el-Cevziyye, Ahkâmu Ehli’z-Zimme, Beyrut 1994, 2/667.  Taberî, Zemahşerî ve Kurtubî gibi müfessirler de bu yönde açıklamalarda bulunurlar. Ayrıca bk. Levent Öztürk, “Kur’ân’a Göre (Hac 22/40) Hristiyan Mabetlerine Gösterilmesi Gereken Saygı”, Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2002, sy: 5, s. 71-86.

[7] Sahnûn, el-Müdevvenetü’l-Kübrâ, Beyrut ty. (Dâru Sâdır), 4/424; bkz. Abdülkerim Zeydân, Ahkâmu’z-Zimmiyyîn ve’l-Müste’menîn fî Dâri’l-İslam, Beyrut 1986, s. 97-99.

[8] Ebu Yusuf, age., s. 149; Ebu Ubeyd, age., s. 141.

 


[1]  Serahsî, age., 4/1529

[2]  Ebu Ubeyd, Kitabu’l-Emvâl, Kahire 1968, s. 137

[3]  Buhârî, et-Târîhu’l-Kebîr, Beyrut ty., 5/269

[4]  Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, Beyrut 1994, 10/41

[5]  Münâvî, Feydu’l-Kadîr, Mısır 1938, 6/380

[6]  Münâvî, age., 6/380

[7]  Zeylaî, Nasbu’r-Râye, Beyrut 1987, 3/453-454

[8]  Ebu Yusuf, Kitâbu’l-Harâc, Kahire 1382, s. 149; Ebu Ubeyd, age., s. 141; İbn Ebî Şeybe, Musannef, Beyrut 1995, 6/471. Hanbelî fakihleri İbn Kudâme (ö. 620/1223) ile İbn Kayyım (ö.751/1350) İbn Abbas’ın bu sözünü her ne kadar Ahmed b. Hanbel’in naklettiğini belirtiyorlarsa da (el-Muğnî, Beyrut 1972, 9/283; Ahkâmu Ehli’z-Zimme, Beyrut 1994, 2/674) biz, Müsned’de bulamadık.

[9]  Elbânî, İrvâü’l-Ğalîl, Beyrut 1979, 5/104

[10]  Ebu Davud, “İmâra” 28; Tirmizî, “Zekat” 11; Müsned, 1/223,285

[11]  Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, Kahire ty., 8/61

 


[1] Bk.Ebu Yusuf, Kitâbu’l-Harâc, Kahire 1382, s. 72; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, Beyrut 1968, I, 358; Hamîdullah, age., s. 175, 220.

[2]  Şâfiî, el-Müsned, Beyrut ty., 2/114-115

[3] Taberî, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk, Beyrut 1407, II, 449.

[4] Serahsî, el-Mebsût, İstanbul 1983, 13/137; Kâsânî, Bedâi’u’s-Sanâi, Beyrut 1982, 6/280.

[5] Antoine Fattal, le Statut Legal des Non-Musulmans en Pays d’Islam, Beyrut 1958, s. 128’den nakleden Mehmet Akif Aydın, “Osmanlıda Hukuk”, Osmanlı Devleti Tarihi I-III (Ed. Ekmeleddin İhsanoğlu), İstanbul 1999, 2/420.

[6] Serahsî, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebîr, Kahire 1958-1971, 4/1528-1548.

 


[1] Sahîfe’nin bütünü için bkz. Muhammed Hamîdullah, Mecmû‘atü’l-Vesâikı’s-Siyasiyye li’l-Ahdi’n-Nebevî ve’l-Hılâfeti’r-Râşide, Beyrut 1987, s. 59–62.


 Görüntülü Cevaplar  Sıkça Sorulanlar  Dini Bilgiler  Soru Sor
 Konular