Din İşleri Yüksek Kurulu Mütaalaları
Mutalaa Yılı: 2012 - Mutalaa No: 46
Konusu: Tedavi Amacıyla Bevl Kullanımı
   
Din İşleri Yüksek Kurulu, 12/04/2012 tarihinde Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı Prof. Dr. Raşit KÜÇÜK’ün başkanlığında toplandı. “Tedavi Amacıyla Bevl Kullanımı” konusu görüşüldü. Yapılan müzakerelerden sonra:
Buhari ve Müslim’in Sahih’leri başta olmak üzere temel Hadis kaynaklarımızda yer alan bir rivayete göre; Ukl ve Ureyne kabilelerinden Medineye gelen ve Hz. Peygamberin huzurunda Müslüman olan bir grup, oranın havası ağır gelip hastalanınca, Medine’den ayrılmak istediler. Hz. Peygamber, onlara zekat develerinin yanına giderek, develerin süt ve idrarlarından içmelerini tavsiye etti. Onlar denileni yaptılar ve iyileştiler. Fakat, dinden çıktılar, çobanları öldürüp develeri götürdüler. Hz. Peygamber olayı duyunca arkalarından bir ekip gönderdi. Yakalandılar. Öldürdükleri çobanlara kısasen, öldürüldüler. (Buhari, Megâzî, 36 )
Rivayette yer alan Hz. Peygamber’in tedavi amacıyla deve idrarı içme tavsiyesi, İslam’ın ilk asırlarından itibaren tartışılmış, bazı fakihler, eti yenen hayvanların idrarının temiz olduğu hükmünü, bu rivayete dayandırmışlardır. Konuyla ilgili kaynaklar incelendiğinde, özellikle karın hastalıklarının tedavisinde, insan ve hayvan idrarının, geçmiş asırlarda, tedavi amaçlı olarak yoğun bir şekilde kullanıldığı görülmektedir. Örnek olarak meşhur tabip İbn Sina’nın “el-Kanun fi’t-Tıb” isimli eserinde yer alan “kitabu’l-ebvâl” bölümü gösterilebilir. Bu bölümde İbn Sina, insan ve çeşitli hayvan idrarlarının, hangi hastalıklar için faydalı olduğunu açıklamaktadır. (Bkz. İbn Sîna, el-Kânûn fi’t-Tıb (Kitabu’l-Edviye el-Müfrede ve’n-Nebâtât) Şerh ve Tertib: Cebran Cebbûr, (Beyrut 1986), 107.)Yakın zamanlara kadar Anadolu’da, özellikle sarılık hastalığı için, insanlara idrar içirildiği bilinmektedir. Bütün bunlar,idrarın günümüzde de tedavi amaçlı kullanılabileceği anlamına asla gelmez. Zira bugün, idrar içinde bulunan ve bazı hastalıklar için faydalı olan etken madde ne ise, bütün türevleriyle daha etkili bir şekilde ilaç halinde kullanılabilir hale gelmiştir. Geçmiş toplumların tecrübeyle tespit ettikleri birçok tıbbî yöntem ve uygulama, bugün yerini binlerce deneyle test edildikten sonra onaylanan yöntem ve ilaçlara bırakmıştır. Yüzlerce yıllık birikimle ve bilimsel çabalarla ortaya çıkmış günümüz tıp biliminin, uygun ve doğru bulmadığı ilaç ve yöntemlerin Hz. Peygamber gerekçe gösterilerek uygulanması doğru değildir. Dolayısıyla, bunları kullanarak hasta olan veya şifa bulamayan kimse, gerekli tedbirleri almadığı için dinen vebal altına girmiş olur. Çünkü Hz. Peygamber, yukarıdaki olayda olduğu gibi, tavsiye ettiği ilaç ve tedavi yöntemlerini Allah’tan aldığı bilgiye göre değil, tamamen kendi toplumunun bilgi ve tecrübesine dayanarak önermiştir. Burada uyulması gereken sünnet, o yerel bilgi ve tecrübeye dayalı ilaç ve yöntemleri birebir uygulamak değil, Hz. Peygamber’in hastalıklar karşısında mutlaka tedavi olunması konusundaki tavsiye ve ısrarıdır. Amaç aynı olduktan sonra, araçların zaman ve zemine göre değişmesi, gayet doğaldır. Bilindiği gibi Hz. Peygamber, ashabından hasta olanlara, mutlaka tedavi olmalarını emretmiş ve bazı arkadaşlarını da o dönemin en meşhur tabiplerine göndermiştir. Kendisi de bazen, toplumundan edindiği bilgi ve tecrübeye dayanarak çeşitli hastalıklarla ilgili bazı tavsiyelerde bulunmuştur. İbn Haldun’un dediği gibi, Hz. Peygamber bize tıbbı değil, dini öğretmek için gelmiştir. O da hiç şüphesiz diğer insanlar gibi, en iyi tabip, en iyi çiftçi, en iyi marangoz, en iyi avcı, en iyi şair olabilir. Ancak bunlar, onun peygamberlik göreviyle ilgili değildir. Bu alanlardaki yetersizliği de peygamberliğine bir noksanlık getirmez. Başka bir ifadeyle Peygamberlik, insanlara dünyevi beceriler öğretme görevi değil, insanları Allah’ın istediği hidayet yoluna davet etme görevidir. Bu açıdan bakılınca, Hz. Peygamberin sünneti, O’nun dini ve ahlaki örnekliğidir. Onun dünyevi konularla, yani her insanın bilgi ve tecrübeyle elde edebileceği ya da sırf beşer olarak ihtiyaç duyduğu doğal talepleriyle ilgili söz ve eylemleri bağlayıcı değildir. Ancak, bu ihtiyaçlar karşılanırken nasıl davranılması gerektiği ile ilgili dînî ve ahlaki tavsiyeleri, doğal olarak onun sünneti kapsamındadır.
Sonuç olarak, Hz. Peygamber’in, kendi dönemine ve içinde yaşadığı topluma ait geçmişten intikal eden bilgi ve tecrübeye dayanarak yapmış olduğu tıbbî tavsiyelerin, halk sağlığı ve koruyucu hekimlik bakımından pratik değeri bulunanlarının kabul ve tatbiki mümkün olmakla beraber, modem tıp ilminin uygun bulmadığı, hatta zararlı saydığı hususları, Hz. Peygamber’den geliyor diye savunmanın Kur’an ve Sünnet’le bağdaşır bir tarafı yoktur. Bugün, ilmi gelişmeler karşısında geçersiz hale gelmiş Tıbb-ı Nebevi örnekleri kaynaklarımızda mevcuttur. Mesela, Sahabi Esâd b. Zürâre hicretten kısa bir süre sonra difteri veya kızıl (zübha) hastalığına yakalanınca, Hz. Peygamber dağlanmasını emretmiş, bir rivayete göre de bizzat kendisi Esad’ın şişen boğazını iki defa dağlamıştır. Bu sırada Yahudilerin, “eğer Muhammed gerçekten Peygamberse arkadaşını iyileştirsin” demeleri üzerine Hz. Peygamber, “ona doğrudan fayda veya zarar veremeyeceğini” söyleyerek kendisinde insanüstü bir güç olmadığını belirtmek istemiştir. Nitekim Esad b. Zürâre kısa bir süre sonra bu hastalıktan vefat etmiştir. (İbn Sa’d, Tabakât, III, 610-611; Ahmed b Hanbel, Musned I-VI, Çağrı Yayınları. İstanbul 1982, IV, 138).
Hz. Peygamber’den intikal eden ve sahih olduğu hadis alimleri tarafından tesbit edilen tıpla ilgili rivayetlerden çıkartılabilecek en önemli sonuç, hastalık durumunda Hz. Peygamberin, kendi döneminin imkan ve şartları ölçüsünde her türlü tedbiri alarak tedavi yoluna başvurması ve buna önem vermesidir. Tedavi için başvurulan yöntem ve çarelerin zamanla değişiklik göstermesinin ise kaçınılmaz bir olgu olduğu mütalaa olunmuştur.

 Görüntülü Cevaplar  Sıkça Sorulanlar  Dini Bilgiler  Soru Sor
 Konular